ULUSA SESLENİŞ (HAZİRAN 2010)


ULUSA SESLENİŞ HAZİRAN 2010


Aziz vatandaşlarım...

Sizleri en kalbi muhabbetlerimle selamlıyorum.

Türkiye'nin gelişme seyrini ortaya koyan güzel haberlerle başlamayı umduğumuz sözlerimize maalesef gelen acı haberlerin gölgesi düşmüş bulunuyor.

Geçtiğimiz hafta içinde Hakkâri'den, Elazığ'dan, Diyarbakır ve İstanbul'dan ardı ardına gelen kara haberler hepimizin yüreğini kanatmıştır.

Hayatını kaybeden bütün şehitlerimize bir kere daha Allah'tan rahmet, yaralı askerlerimize de acil şifalar diliyoruz.

Şehitlerimizin kederli ailelerinin acılarını paylaşıyoruz.

Biliyorsunuz Van'da şehitlerimizi uğurlamak için yapılan törene katıldık.

Oradan Genelkurmay başkanımız, ilgili bakanlarımız ve kuvvet komutanlarımızla birlikte Şemdinli'deki Tekeli Taburu'na gittik, çatışmada yaralanan askerlerimizi ziyaret ettik.

Daha sonra çatışmanın yaşandığı  Gediktepe mevkiine giderek incelemelerde bulunduk, şartları yerinde gördük.

Ardından Derecik Beldesi Umurlu Karakolu'nu ziyaret ederek, askerlerimizle, köy korucularımızla beraber olduk, vatandaşlarımızla konuşma imkânı bulduk.

Büyük bir gururla ifade edeyim ki bütün bu yaşananlar görev başındaki kahraman askerlerimizin terörle mücadele azim ve kararlılığını daha da arttırmış, daha da güçlendirmiştir.

Bütün güvenlik güçlerimiz, bölgede en zor şartlar altında büyük bir millet sevgisi, büyük bir vatan aşkıyla teröre karşı mücadelesini sürdürüyor.

Atılması gereken her adım atılıyor, alınması gereken her tedbir alınıyor, bundan hiçbir vatandaşımızın  şüphesi olmasın.

Hükümetimiz, ilk günden itibaren, ordumuzun, güvenlik güçlerimizin her ihtiyacını karşılamış, savunma ve güvenlik için talep edilen her isteği eksiksiz yerine getirmiştir.

Ancak bildiğiniz gibi terörle mücadele kendi içinde büyük zorlukları olan karmaşık ve çok boyutlu bir mesele...

Askeri tedbirlerle terörün belli ölçüde önünü alsanız bile, terörün zeminini ortadan kaldırmadığınız sürece bu acı olayların yaşanmasına bütünüyle engel olamıyorsunuz.

Türkiye yıllardır terörist güçlere karşı güvenlik güçleriyle gerekli her türlü mücadeleyi fedakârca yürütüyor.

Bunun sadece hükümetin ya da güvenlik güçlerinin değil, bir bütün olarak Türkiye'nin meselesi olduğunu iyi bilmemiz lazım.

Bu ülkenin siyasetçisi de, iş  adamı da, yatırımcısı da, aydını da, medyası  da bu meseleyi kendi meselesi olarak görmek, o bilinçle, o hassasiyetle meseleye yaklaşmak zorundadır.

Bu mesele öfkeyle, şiddetle, sloganla, hamasetle çözülebilecek bir mesele değildir; aklıselimle, şefkatle, anlayışla, kararlı ve samimi gayretle çözülebilecek bir meseledir.

Yıllarca bölgede olağanüstü hal uygulandı, yasaklarla, kısıtlamalarla, tecritle ne terör geriledi, ne kayıplar azaldı.

Aksine bölgede hem gerilim arttı, hem yoksulluk arttı, hem adaletsizlik arttı, hem de şartlar teröre çok daha elverişli hale geldi.

Değerli vatandaşlarım...

Terörü bir yöntem olarak kullananlar, çatışma kültürünün, şiddetin, öfkenin kendi ekmeklerine yağ  süreceğini gayet iyi biliyorlar.

Çünkü terör ancak bu gerilim ikliminde kendine zemin bulabiliyor, taraftar bulabiliyor.

Biz terörle mücadelenin ilk şartının bu oyuna gelmemek olduğunu biliyoruz.

Şunu herkes bilsin ki devlet olarak bu şiddet diline, bu çatışma kültürüne teslim olmayacak, aklıselimimizi ve soğukkanlılığımızı asla yitirmeyeceğiz.

Biz terörün sonunu getirecek olanın daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha hakça bir paylaşım, daha dengeli, daha yaygın bir kalkınma olduğuna inanıyoruz.

Bu kanlı oyunların hedefi, milletimizin birliği ve beraberliğidir; bu topraklarda asırlardır varolan kardeşlik hukukudur; barış iklimidir.

Bu meseleyi el ele, gönül gönüle vererek hep birlikte çözeceğiz.

Değerli vatandaşlarım...

Geçen ayın son günü gece geç  saatlerde Gazze halkına insani yardım götüren Gazze'ye Özgürlük Filosu'na karşı yapılan vahşi saldırıyı ve ardından yaşananları  sizler de yakından takip ettiniz.

Akdeniz'in uluslararası sularında 32 ülkeden 600 civarında sivil gönüllüye karşı girişilen bu saldırı 9 insanımızın ölümüne, birçoğunun yaralanmasına sebep olmuştur.

Gemilere hukuksuzca el konmuş, gönüllüler saatler boyunca İsrail hapishanelerinde alıkonmuş, yine hukuksuzca sorgulanmıştır.

Bu hadise sadece Türkiye için değil, sadece o gemilerde vatandaşı bulunan ülkeler için değil, bütün bir insanlık için tarihe geçecek bir zorbalık örneğidir.

Nitekim dünyanın dört bir yanında yapılan gösterilerle bu saldırı telin edilmiştir.

Sizler de yakından takip ettiniz, bu menfur saldırının ardından hem devlet, hem millet olarak tepkimizi en sert şekilde ortaya koyduk.

Devletimizin bütün imkânlarını  seferber ederek, bütün yardım gönüllülerinin en kısa zamanda geri dönüşlerini temin ettik.

Sadece Türk vatandaşı olanları  değil; hangi ülkeden olursa olsun, bizimle gelmek isteyen bütün yardım gönüllülerini bir gün içinde, Türk Hava Yolları'nın tahsis ettiği üç büyük uçakla Tel Aviv'den İstanbul'a getirdik.

Nakledilebilecek durumda olan yaralılarımızı da, aynı gün, Genelkurmayımızın ve Sağlık Bakanlığımızın ambulans uçaklarıyla Ankara'ya aldırdık.

O gün itibariyle nakledilmeleri,  bizim kendi doktorlarımız tarafından tıbben sakıncalı görülen yaralılarımızın da başlarına Türk refakatçiler bıraktık, üç gün sonra onları da aynı şekilde Ankara'ya getirdik.

Hükümet olarak ilk günkü hassasiyetimizle konuyu takip etmeye devam ediyoruz.

Bu hadise vesilesiyle bir defa daha anlaşılmıştır ki dünya barışı ve insanlığın esenliği için bütün toplumlar seslerini yükseltmeli, iradelerini ortaya koymalıdırlar.

Nitekim yoğun diplomatik çabalarımız sonucunda İsrail, başta BM, AB, İKÖ ve NATO olmak üzere bütün önemli uluslararası teşkilatlar tarafından kınandı.

Daha da önemlisi, İsrail güdümündeki bazı uluslararası medya kuruluşları, bütün örtme, perdeleme, saptırma ve geçiştirme çabalarına rağmen, barışsever dünya halklarının bu zorbalık karşısında seslerini yükseltmesine bu defa engel olamadılar.

Güçlü olanın her şartta haklı sayıldığı, hukuksuzluğun hak kabul edildiği, zorbalığın devlet politikası haline getirilebildiği bir dünya karanlıklara esir olmuş bir dünyadır.

Tarihi boyunca adil olmaya, adaletin sancağını en yüksekte tutmaya ahdetmiş bir milletin temsilcilerinin bu karanlık gidişata seyirci kalması beklenemez.

Türkiye hiçbir ülkenin, hiçbir toplumun, hiçbir inanç ve kültürün karşısında değildir, olması  da düşünülemez.

Ancak Türkiye her hukuksuzluğun, her haksızlığın, her zorbalığın, kimden gelirse gelsin karşısındadır, olmaya da devam edecektir.

Bugün izlenen dış politikanın istikameti budur; bizim belli bir bölgeye, belli meselelere saplanıp kalmış bir dış politika anlayışımız yok.

Biz her bölgeye, her ülkeye, her soruna, barış ve dostluk zemininde, aynı sıcak ve akılcı yaklaşım içindeyiz.

Hakkaniyetli bir bakışla meseleleri değerlendirenler ABD ile de, Avrupa Birliği ile de, Suriye ile de, İran ile de, Yunanistan ile de, Rusya ile de, İtalya ile de ilişkilerimize aynı iyiniyetli yaklaşımın hâkim olduğunu görebilirler.

Avrupa Birliği üyeliği için samimi çaba gösteren de, Kıbrıs'ta çözüme evet diyen de, Afganistan'da NATO görevi sürdüren de, İspanya ile Medeniyetler İttifakı  projesini yürüten de aynı Türkiye...

Dünya barışının korunması için Brezilya ile; dev enerji projeleri için Rusya ve İtalya ile; tarihte yaşanmış bir savaşı dostluk vesilesine dönüştürmek için Yeni Zelanda ve Avustralya ile beraber gayret gösteriyoruz.

Elbette Gazze halkının ambargodan kurtulması, Irak'ta yerleşik düzenin kurulması, Balkanlarda, Kafkasya'da barışın kalıcı hale gelmesi de bizi ilgilendiriyor.

Çünkü biz dünyaya sağırlaşarak, kendi içimize kapanarak ülkemizin menfaatlerini koruyamayacağımızı biliyoruz.

Kırk yıl, elli yıl önceki dış politika anlayışıyla bilgi çağının dünyasında varlığımızı sürdüremeyeceğimizin farkındayız.

Sevgili vatandaşlarım...

Bugünün dünyasında her ülkenin çok boyutlu, çok yönlü bir diplomasi seyri izlemesi artık kaçınılmaz hale gelmiştir, Türkiye'nin hedefi de bu aktif ve gerçekçi seyir çizgisini yakalamaktır.

Kanada'nın Toronto şehrinde toplanan G-20 Zirvesi'ni bu sözlerimi teyit edecek bir örnek olarak burada zikretmek isterim.

Zirvenin öncelikli gündem maddesi, küresel ekonomide başlayan toparlanma sürecinin desteklenmesi, küresel büyümenin güçlü ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulması meselesiydi.

Şunu büyük bir mutlulukla ifade edeyim ki, her uluslararası platformda olduğu gibi, G-20 zirvesinde de Türkiye'nin son yıllarda geçirdiği büyük değişim ve küresel krizle mücadelede gösterdiği başarı takdirle dile getirildi.

Bu anlamda Türkiye'nin bu süreçte elde ettiği olumlu tecrübeler, hem dünya ekonomik otoriteleri için, hem de tek tek ülke yönetimleri için çok kayda değer bulunuyor.

Zirvede yaptığım konuşmada Türkiye'nin gerçekleştirdiği reformları, küresel ekonomik krizle mücadelede izlediğimiz stratejileri katılımcılara örnekleriyle aktardım.

Krizin etkilerinin en aza indirilmesi, uzun vadeli büyüme hedeflerinin korunması, güven ve öngörülebilirliğin güçlendirilmesi gibi konulardaki tecrübelerimizi de yine bu zirve esnasında yabancı liderlerle paylaşma fırsatı bulduk.

Hükümet olarak küresel krizle mücadelede baştan beri üstünde durduğumuz önemli bir husus var.

Türkiye olarak en baştan beri, daha katılımcı bir uluslararası ticaret sisteminin inşa edilmesinden yanayız.

Yine ülkeler arasındaki gelişmişlik farklarının azaltılmasını ve düşük gelirli ülkelerin dünya ekonomisine daha fazla entegre edilmesini çok önemli görüyoruz.

Gerek G-20 toplantılarında, gerekse diğer platformlarda, gelişmekte olan ülkelerin kalkınma sorunlarına ilişkin görüşlerimizi kuvvetli bir şekilde dile getiriyoruz.

İnşallah,  2011 yılı Haziran ayında ülkemizde "Birleşmiş Milletler Dördüncü En Az Gelişmiş  Ülkeler Konferansı"nı gerçekleştirerek bu meseleyi daha güçlü  şekilde vurgulama fırsatı bulacağız.

Milletim adına gururla ifade edeyim ki; az gelişmiş ülkelerin sorunlarının dünya kamuoyunun gündemine taşınmasına yönelik bu çabalarımız, bütün dünyada büyük bir takdirle karşılanıyor, izleniyor.

Değerli vatandaşlarım...

Zirve öncesinde, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Obama ve heyetiyle çok kapsamlı ve verimli bir heyetler arası görüşme gerçekleştirdik.

Bu görüşmede başta iki ülke ilişkileri olmak üzere, bölgesel ve küresel pek çok konuda kapsamlı değerlendirmelerde bulunduk.

Başta terörle mücadelede işbirliği, İran'ın nükleer faaliyetleri, İsrail'in Gazze'ye yardım konvoyuna yaptığı saldırı, Afganistan ve Filistin'deki gelişmeler olmak üzere hemen her konuda görüş alışverişinde bulunduk.

Türkiye olarak bütün bu konulardaki hassasiyetlerimizi en açık şekliyle ifade ettik.

Bu görüşmemizin, gerek ikili ilişkilerimiz, gerekse bölge ve dünya barışı için çok yararlı sonuçlar getireceğini ümit ediyoruz.

Zira gayet samimi bir havada cereyan eden, bütün düşündüklerimizi çok açık, net ortaya koyabildiğimiz bir görüşme oldu.

Yine Zirve sırasında İngiltere'nin yeni Başbakanı Sayın Kemırın,  Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Medvedev, Almanya Başbakanı Sayın Merkel, İtalya Başbakanı Sayın Berlusconi ile de görüşme fırsatımız oldu.

Bu arada eş başkan olduğumuz Medeniyetler İttifakında Sayın İspanya Başbakanı Zapatero ile de bir görüşmemiz oldu.

Her biriyle, hem G-20 gündemindeki konular, hem de ülkelerimizi, bölge ve dünya barışını ilgilendiren sorunlar hakkında görüş alışverişinde bulunduk.

Bakınız sadece bir G-20 Zirvesi'nin bu kısa özeti bile Türkiye'nin diplomatik olarak nasıl geniş bir vizyona sahip olduğunu göstermeye yeterlidir.

Bütün dünya bu vizyonu, bu atılımı  görüyor, biliyor, takdir ediyor.

Bugün bu gelişmeleri doğru okuyamayanlar da, bir gün mutlaka gerçekleri göreceklerdir; bundan hiç şüphemiz yok.

Sevgili vatandaşlarım...

Haziran ayı boyunca, bu aktif dış politika anlayışımızın bir sonucu olarak yine yoğun bir diplomatik trafik yaşadık.

Birçok önemli uluslararası toplantıya yine ev sahipliği yaptık.

Bunlardan ilki İstanbul'da toplanan Asya'da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı  Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi idi.

Bu zirve vesilesiyle bir araya geldiğimiz Rusya Başbakanı Sayın Putin ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı  Sayın Aliyev ile ülkelerimiz arasındaki ilişkilere yeni açılımlar
getirecek çeşitli anlaşmalar imzaladık.

Yine aynı günlerde misafirimiz olan Suriye Devlet Başkanı Sayın Beşar Esad, İran
Cumhurbaşkanı  Sayın Ahmedinejad, Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Nazarbayev ve Afganistan Devlet Başkanı Sayın Karzai ile de temaslarda bulunduk.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Sayın Yanukoviç, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Haşimi ve Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Sayın Barzani, Filistin Devlet Başkanı Sayın Abbas, Katar Emiri Şeyh Hamid ve Lübnan Başbakanı Sayın Hariri de yine misafirlerimiz arasındaydı.

Hemen ardından Birleşmiş Milletler Bin Yıl Kalkınma Hedefleri Bölgesel Konferansı yine İstanbul'da gerçekleştirildi.

2000 yılında BM öncülüğünde belirlenen Bin Yıl Kalkınma Hedefleri ilk aşamada ülkelerin 2015 yılına kadar 8 ana başlıkta yakalamaları gereken gelişme standartlarını ortaya koyuyor.

Bu toplantıda ülkemizin yoksulluk, eğitim, sağlık, çevre ve kalkınma alanlarında belirlenen 2015 hedeflerinin birçoğuna daha şimdiden ulaşmış olduğunu görmenin mutluluğunu yaşadık.

Değerli vatandaşlarım...

Yine bu ay içinde İstanbul'da üç önemli zirve daha vardı.

Geniş bir katılımla 5. Kez toplanan Türk Arap Ekonomi Forumu, Arap ülkeleriyle son yıllarda büyük bir gelişme seyri gösteren ticari ilişkilerimizin geleceğine ışık tutan son derece yararlı bir buluşma oldu.

Bilindiği gibi Arap ülkeleri ile tarihi ve coğrafi yakınlıklarımıza rağmen 2002 yılında toplam 7 milyar Dolar seviyesinde bir ticaret hacmimiz vardı.

Hükümet olarak, Arap ülkeleriyle çok daha büyük bir potansiyele sahip olan ticari ilişkilerimizi geliştirmek için büyük çaba sarfettik.

Bu çabalar neticesinde 2008 yılında bu ülkelerle ticaret hacmimiz % 428'lik bir artışla 37 milyar Dolar seviyesine kadar çıktı.

Lütfen dikkat ediniz: Altı yılda, Arap ülkeleriyle ticaretimizi, 7 milyar Dolardan, 37 milyar Dolara çıkarttık. Dile kolay 7 milyar nere, 37 milyar Dolar nere.

Bizim bu hamlemizle, pazar payları düşen bazı çevreler, hemen medyadaki uzantılarıyla, "Türkiye ortadoğuya kayıyor",  Türkiye'nin ekseni kayıyor" yaygarasına başladılar.

Arap ülkeleri menşeli iki bin civarında şirket, bugün Türkiye'de çeşitli alanlarda yatırım yapıyor.

2002-2009 yılları arasındaki dönemde Arap ülkelerinden Türkiye'ye toplam 6.2 milyar Dolar değerinde doğrudan yatırım sermayesi girişi gerçekleşmiş durumda...

Yine birçok Türk müteahhitlik firması  Arap ülkelerinde başarılı inşaat projelerine imza atarak o ülkelerle olan ilişkilerimizi daha da güçlendiriyorlar. 


2002 yılında Arap ülkelerinden Türkiye'ye gelen turist sayısı 400 bin civarında iken, geçen yıl Arap ülkelerinden yaklaşık, bu da çok önemli, 1 milyon 420 bin turist ülkemizde misafir edildi.

Bütün bu gelişme seyri de gösteriyor ki Türkiye'nin Arap ülkeleriyle ilişkileri yararlı bir işbirliği zemininde gelişmesini sürdürecektir.

Bu anlamda 5. Türk Arap Ekonomi Forumu'nun çok yararlı ve çok ufuk açıcı sonuçlar doğuracağını  umut ediyoruz.

Yine İstanbul'da toplanan ve bizim çok önem verdiğimiz ikinci zirve de Yatırım Danışma Konseyi'nin 6. toplantısıydı.

17 uluslararası şirketin temsilcileri, IMF Başkanı, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı ve Avrupa Yatırım Bankası Başkanı'nın katılımıyla gerçekleştirilen bu toplantının Türkiye'de yatırım ortamının iyileştirilmesine önemli katkılar sağlayacağını umuyoruz.

Bu ay içinde, İstanbul'da düzenlenen üçüncü zirve de, Türkiye, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Makedonya, Romanya, Sırbistan, Yunanistan, Hırvatistan, Moldova ve Karadağ'ın tam üye olarak katıldığı Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci zirvesiydi.

Bölge ülkelerinin kendi aralarındaki işbirliğini geliştirme ve Güneydoğu Avrupa'ya kalıcı istikrar getirme yönündeki iradelerinin sembolü olan bu süreç, bölgenin ortak iradesini ve özgün sesini yansıtan tek Balkan işbirliği forumudur. 

Bu özelliğiyle, 1930, 1950 ve 1980'li yıllardaki Balkan işbirliği modellerinin siyasi mirasçısı olarak nitelendirilebilir.

Türkiye, bölgesel konuların ele alınarak, bölgesel çözüm yollarının üretilebileceği bir ÜST DÜZEY SİYASİ İŞBİRLİĞİ FORUMU olarak gördüğü Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci'ne, bölgenin özgün sesi olması nedeniyle özel önem vermektedir.

Nitekim UNESCO ve Avrupa Konseyi ile işbirliği içinde yürütülen Kültürel Koridorlar Sekizinci Forumu da, bu Zirve çerçevesinde, Sayın Cumhurbaşkanımızın himayelerinde İstanbul'da gerçekleştirildi.

Burada sunulan, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu'nun, Bulgaristan ve Makedonya'daki muhataplarıyla gerçekleştirdiği kültürel projeler, Balkanlardaki kültürel işbirliğine ve yakınlaşmaya örnek teşkil edecek nitelikteydi. 

Sevgili vatandaşlarım...

Türkiye'nin potansiyeli de, hedefleri de çok büyüktür.

Ülkemizin rekabet gücünü artırmak suretiyle ekonomimizi güçlendirmeyi, istikrarlı büyümeyi temin etmeyi ve uzak olmayan bir gelecekte dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmeyi hedefliyoruz.

Bu hedefi yakalamak için yeniliklere açık olmamız, Ar-Ge çalışmalarında, yani Araştırma Geliştirme çalışmalarında son yıllarda yakaladığımız ivmeyi daha da arttırmamız gerekiyor.

22 Haziran tarihinde 21. kez toplanan Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu toplantısında bilim adamlarımızla, uzmanlarımızla bu konuyu enine boyuna değerlendirme imkânı bulduk.

Ar-Ge çalışmaları alanında Türkiye'nin son yıllarda ne kadar büyük bir atılım içinde olduğunu bu toplantı vesilesiyle bir kere daha müşahede ettik.

Bakınız 2002 ile 2008 yılları  arasında, 2008 sabit fiyatları ile Ar-Ge harcamalarında ülke olarak üç kata yakın bir artış sağlamış durumdayız.

Bu artış hızında Türkiye bugün  Çin'den sonra dünyada ikinci ülke konumunda...

Dünyada araştırmacı sayısını en hızlı artıran ikinci ülke de yine Türkiye...

Özel sektörün Ar-Ge'ye ayırdığı finans kaynağı 2007 yılında tarihimizde ilk kez kamu kaynaklarından ayrılan miktarı aştı.

Özel sektörde çalışan araştırmacı sayısı 2002 yılına göre 2008 yılında 4,5 kat arttı.

Özel sektöre 2000-2004 yıları arasındaki beş yıllık dönemde verilen toplam destek sabit fiyatlarla 360 milyon lira iken, 2005-2009 yılları arasındaki beş yıllık dönemde 4 kat artışla bu rakam 1 milyar 300 milyon liraya yükseldi.

2005-2010 arasında DPT'nin Üniversiteler, TÜBİTAK ve diğer kamu kurumlarına tahsis ettiği Teknolojik Araştırma Sektörü yatırım ödeneği 6,5 milyar liraya ulaştı.

Aynı yıllar için TÜBİTAK aracılığı  ile akademik projelere verilen destek 50 milyon liradan 13 katlık bir artışla 680 milyon liraya çıktı.

Evet, üniversitelere verilen proje desteği, 50 milyondan 680 milyona çıktı.

2008 ve 2009 yıllarında Ar-Ge Teşvik Yasası'ndan yararlanan 600 mükellefimize 2 milyar liraya yakın Ar-Ge vergi indirimi sağlandı.

Bu tablo ülkemiz adına bir gurur tablosudur, bir umut tablosudur.

Değerli vatandaşlarım...

Türkiye şehir şehir, bölge bölge büyümeye, gelişmeye devam ediyor. Sevinerek ifade edeyim ki Haziran ayı ülkemiz için yine böyle hayırlı açılışlarla dolu bereketli bir ay oldu.

Önce 4 Haziran'da Dünya Çevre Günü'nü kutladığımız Konya'da Tuz Gölü'ndeki kirlenmenin önüne geçecek Konya Atıksu Arıtma Tesisi'nin açılışını yaptık.

6 Haziran'da Bursa'da 23 farklı  tesis ve yatırımı yine törenle ülkemize kazandırdık.

Hamitler, Orhangazi ve Yıldırım'da TOKİ tarafından yaptırılan toplam 2 bin 775 konutun anahtarlarını sahiplerine teslim ettik.

Bunun yanında bu projeler dâhilinde 2 ilköğretim okulu, bir lise, 2 ticaret merkezi, 3 spor salonu, 2 cami ve diğer sosyal tesisleri de hizmete açtık.

Yine aynı gün Bursa Büyükşehir Belediyemiz tarafından 60 trilyonluk bir yatırımla yapımı  tamamlanan Atatürk Kongre Merkezi'ni de Bursalıların hizmetine kazandırdık. Gerçekten modern, gerçekten Bursa'ya layık bir kongre ve kültür merkezi oldu.

Yıldırım'da, Gemlik'te, Nilüfer'de, Gürsu'da, Orhangazi'de, Osmangazi'de yapımı tamamlanan çeşitli okullarımız, sanayi ve sağlık tesislerimiz de yine aynı törenle hizmete açıldı.

12-13 Haziran'da bu defa Karadeniz'deydik, Trabzon'da ve Rize'de açılış törenlerine katıldık.

12 Haziran'da Trabzon'da Karadeniz Teknik Üniversitesi'nin yapımı tamamlanan yeni birimlerini törenle hizmete açtık.

Petrol Araştırma Laboratuarı, Uzaktan Eğitim Merkezi, Temel Tıp Bilimleri Ek Binası, Kongre Oteli ve hayırsever vatandaşlarımız tarafından yaptırılan Sürmene Abdullah Kanca Meslek Yüksek Okulu bu törenle faaliyete geçti.

Yine aynı gün yapılan toplu açılış töreniyle TOKİ konutlarından belediye hizmetlerine, özel sektör yatırımlarından hayırsever yatırımlarına, okullardan sağlık tesislerine kadar tam 33 farklı tesis ve hizmeti Trabzon'a kazandırmış olduk.

Trabzon'un Of ilçesinde belediyemizin, kamunun, özel sektörün ve hayırseverlerin tamamladığı 7 farklı yatırımın yine açılışlarını gerçekleştirdik.

Karayolları Genel Müdürlüğü'nün Trabzon'da kurduğu ve 29 tünelin canlı olarak izlendiği Karadeniz Tünelleri Ana Kontrol ve Kumanda Merkezinin açılışını yaptık.

Ardından Akçaabat'a geçtik ve orada da aralarında okulların, sosyal ve sportif tesislerin bulunduğu 7 ayrı yatırımın açılışlarını gerçekleştirdik.

Değerli vatandaşlarım...

Tamamlanan her yatırım, açılan her tesis, gerçekleştirilen her hizmet, Türkiye'nin mutlu ve müreffeh yarınlara doğru attığı hayırlı adımlardır.

Türkiye adım adım aydınlık geleceğini inşa ediyor.

Milletimiz günbegün hak ettiği medeniyet seviyesine doğru ilerliyor.

Bu büyük milletin medeniyet yürüyüşünden rahatsız olanlar önümüze ne kadar taş koymaya, ne kadar engel çıkarmaya çalışırlarsa çalışsınlar, biz inançla yolumuzda yürümeye devam edeceğiz.

Canlarını bu ülkenin varlığını, birliğini, geleceğini ve ideallerini korumak uğrunda veren aziz şehitlerimizi de hiçbir zaman unutmayacağız.

Bu vesileyle bütün şehitlerimize bir kere daha Allah'tan rahmet, ailelerine sabır diliyor, gazilerimize de acil şifalar temenni ediyorum.

Allah Türkiye'nin yolunu, bahtını, ufkunu açık etsin.

Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, ülkemize hayırlı, bereketli ve aydınlık bir gelecek diliyorum.

30.06.2010


  
 

Diğer Ulusa Sesleniş metinleri

» ULUSA SESLENİŞ (HAZİRAN 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (MAYIS 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (NİSAN 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (MART 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (ŞUBAT 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (OCAK 2010)
» ULUSA SESLENİŞ (ARALIK 2009)
» ULUSA SESLENİŞ (KASIM 2009)
» ULUSA SESLENİŞ (EKİM 2009)
» ULUSA SESLENİŞ (EYLÜL 2009)

copyright©2008
designed by Tiga Bilişim